Kardeş kıskançlığı meselesi, çoğu zaman ebeveynlerin 'adil olmalıyım' takıntısı yüzünden daha da karmaşık hale gelebiliyor gibi geliyor bana. Sürekli eşit ilgi, eşit oyuncak, eşit zaman... Ama hayat zaten adil değil ki, çocuklarımıza bu yanılsamayı neden aşılamaya çalışıyoruz? Bence asıl mesele, büyük çocuğun 'tahtının sarsılması' hissiyatını yönetmekten çok, ona bu yeni düzende de kendine ait, benzersiz bir yer olduğunu hissettirebilmek. Yani mesele 'adil olmak' değil, 'özel olduğunu hissettirmek'.
Birçoğumuz farkında olmadan, yeni doğan bebeğin 'ne kadar tatlı', 'ne kadar uslu' gibi yorumlarıyla büyük çocuğun zaten kırılgan olan egosunu daha da zedeleyebiliyoruz. Oysa büyük olan, zaten bir birey ve kendi hisleri var. Belki de küçük kardeşine karşı duyduğu öfkenin altında yatan, sadece kaybolan ilgi değil, aynı zamanda 'ben artık yeterince iyi değil miyim?' sorusudur. Dolayısıyla, sürekli 'bak kardeşin ne kadar küçük, ona iyi davranmalısın' demek yerine, 'senin bu kadar büyümüş olman, birçok şeyi tek başına yapabilmen ne kadar harika!' gibi cümlelerle onun bireysel yeteneklerini ve gelişimini takdir etmek çok daha yapıcı olacaktır.
Ayrıca, bazen ebeveynler olarak küçük bebeği o kadar çok koruma içgüdüsüyle hareket ediyoruz ki, büyük çocuğun doğal merakını veya dokunma isteğini bile kısıtlayabiliyoruz. Belki de büyük çocuğun küçük kardeşe 'zarar vermeye çalışması' dediğimiz şey, aslında onun dünyayı keşfetme, neden-sonuç ilişkisi kurma veya sadece yeni bireyle fiziksel temas kurma çabasının yanlış bir ifadesidir. Elbette güvenlik önemli, ama her 'dokunuşu' bir saldırı olarak yorumlamadan önce, çocuğun niyetini anlamaya çalışmak, ona dokunmanın ve sevmenin güvenli yollarını öğretmek, yani bir nevi 'kardeş kullanma kılavuzu' sunmak daha işlevsel olabilir. Unutmayalım ki, bu dönemde çocuklar dünyayı gözlemleyerek ve taklit ederek öğrenirler. Bizim ebeveyn olarak onlara sunduğumuz rol modelleri ve tepkilerimiz, bu kardeşlik bağının geleceğini şekillendirir.